HİNT OKYANUSU ÜZERİNDEN GELEMEYEN KEBAP KOKUSU


10.11.2017

Yaklaşık 10 aydır Melbourne'de yaşayan göçmenler olarak, kimine göre derdini seveyim seviyesinde ancak bize göre önem teşkil eden bir konuya parmak basmak istiyoruz. Dumanı üstünde baharatı yerinde adanalar urfalar, ateşin harında yağıyla suyu üzerinden usulca akan dönerler, dışı cızır cızır içi yumuşacık kokoreçler, Sultanahmet'iydi Akçaabat'ıydı sulusuyla kurusuyla köfteler ve tabii ki çıtır çıtır bol susamlı sokak simitleri... Bunlara veda etmeyi göze almalısınız, sevgili göçmen adayları.

Size bu satırları, derin bir özlemin verdiği hüzünlü duygularla yazarken bir yandan da göz yaşlarımızı "Sweet and creamy greek yoghurt"umuza katık yapıyoruz. Dolapta boynu bükük bekleyen "Kransky" sosisimize, mermer desenli "Scotch Fillet" etimize dudak büküyor, adam sen de diyor ve adeta buldumcuk oluyoruz. Ancak Avustralya'da yaşayan sevgili Türk menşeli kardeşlerimize sözümüzü esirgeyecek değiliz.

Öncelikle Türklerin ne zaman Avustralya'ya geldiği ile ilgili tarihi verilerden bahsedelim. 19. yüzyılda Osmanlı'dan Avustralya'ya göçmüş olan Türklerin sayısının sadece 20 kişi olduğu biliniyor. 1911 nüfus sayımında bu rakam 300 kişi seviyesine ulaşmış ve 1. dünya savaşında bu kişilerden düşman ülke vatandaşı oldukları için göz altına alınanlar dahi olmuş. Beyaz Avustralya politikası nedeniyle 1940'lı yıllar itibariyle Avustralya'ya sadece Kıbrıslı Türklerin göçmesine müsaade edilmiş. "Kıbrıs Sorunu" şeklinde literatüre geçmiş olan Rum ve Türkler arasındaki çatışmaların alevlendiği 1963-1974 yılları arasında pek çok Kıbrıs Türkü çareyi Avustralya'ya göçmekte bulmuş. Türkiyelilerin göçleri ise 1967 yılında Avustralya ile imzalanan ikili anlaşmaya dayanmaktadır. Sadece Anadolu'dan değil, Bulgaristan, Makedonya, Yunanistan ve Irak gibi ülkelerden de çok sayıda Türk Avustralya'ya göçmeye başlamıştır. Resmî verilere göre 2006 yılında Türk menşeli vatandaşların yaklaşık 60.000 civarında olduğu belirlenmiş olsa da bu veri doğum yeri Türkiye olan kişileri hedeflediğinden eksik kalmaktadır. Güncel rakamla ilgili net bir veri olmamakla beraber Türkiye seçim sisteminden elde edilmiş sonuca göre 150.000 civarındalar.

Bütün bu rakamları niçin verdik hatırlayalım, nerede kalmıştık... Onlara bir çift sözümüz vardı. Avustralyamızda mis gibi sulu sulu kaliteli danadır kuzudur etimiz, gayet uygun fiyatlara satılıyor. Kuyruk yağı da var, baharat neyim ne ararsan var; öyleyse kebap yapsana! Aylardır Melbourne'de tattığımız dönerler Kadıköy rıhtımda satılan en leş ve en ucuz et dönerden daha lezzetsiz. Şimdi diyeceksiniz gitmişsiniz ta oraya dönerci mi gezdiniz. Evet yaptık bunu, çünkü seviyoruz... Bizi şöyle hayal edin; hafta sonu tam iki saat yol gidip Beşiktaş'ta döner yiyip geri dönen insanlardık, dahası eşime bir yıl boyunca her akşam Urfa kebap verin gık demez üstüne bir de memnun olur, şükran dansı yapar. Nerede kaldı o denizden çıkıp kokoreç yediğimiz, midye dolmaları lüplettiğimiz, ciğerleri inci gibi lavaşa dizdiğimiz günler. Ve bunun sorumlusu sizsiniz Avustralya'da yaşayan Türkiyeliler... Bizi üzdünüz, küstürdünüz. Çareyi Yunan kardeşlerimizin "souvlaki" denilen cağ kebabına benzer yemeklerinde aradık, ancak bir hayal kırıklığı da orda yaşadık. Souvlaki, kurban bayramında kesilmiş zavallı koyuncuğun kaskatı, tatsız, çiğnedikçe ağızda büyüyen ve lastik misali gırç gırç eden etinden farksızdı.

Yunan arkadaşlarımızı da esefle kınadıktan ve "Böyle de olmaz ki canım, güzelim eti murdar etmişsiniz" diye içimizden bir miktar söylendikten sonra rotayı Orta Doğu'ya kaydırdık. Bu arada Türkiye Orta Doğu'da mı, Orta Doğu mu oldu yoksa hep Orta Doğu muydu benim için bir soru işaretidir. Ancak Wiki tanrıları Orta Doğu'dasınız diyor, başkentimizde ODTÜ diye bir üniversite var, yoksa kendi adamımız gol mü diyor. Her neyse biraz daha süsleyerek "Eurasian/Avrasyalı" denebilir, hatta geçenlerde ortamlarda Akdenizliyiz dedim kimse karşı çıkmadı. Çünkü nereden bilecekler... En nihayetinde, bununla ilgili naçizane fikrim Anadolu ülkesi olduğumuz yönünde.

Konudan biraz sapmalar olmuş yine, en son rotayı Orta Doğu'ya kıvırdık demiştik. Önce birkaç Lübnan restoranı denedik. Avustralya'da bütün restoranların menüsünde başlangıç olarak, "Dip" denilen ekmek vs. batırılarak yenilebilen ezmemsi şeyler yer alıyor. Hatta marketlerde dahi kocaman bir raf boyunca türlü türlü dipler var; işte yoğurtlu, patlıcanlı, biberli, havuçlu, zeytinli ve tabii ki ortalama bir Avustralyalının taptığı humus... Öyle ki "Humusu çok sevmem, çok tüketmeyiz" dediğimizde aşırı derecede şaşırıyorlar, "Böyle muhteşem bir yiyeceği nasıl yemezsin, seni çılgın hadi oradan" diyorlar. Her neyse, işte bu Lübnan restoranları şu ana kadar yediğimiz en güzel dipleri servis ettiler. Humusa olan bakış açımızı değiştirdi diyebiliriz. Etleri de Melbourne'ün kalbur üstü sayılabilecek Türk restoranlarından kat be kat iyiydi.

Ardından rotamızı İran'a çevirdik. Zaten filmleri olsun, yazarları olsun öve öve bitiremiyor, "övdüm de geldim canım" diyorduk; öyleyse yemekleri neden güzel olmasın ki diye heves ettik. Ve sonunda gerçekten lezzetli tavuk-et şiş ve urfaya benzer kebaplar yedik. Dahası "yoghurt drink" sipariş edip, yayla çorbası lezzetinde mis gibi naneli ayran içtik. Zaten tipimiz de İranlı'ya benziyor, garsonları direk Farsça konuşmaya başlıyorlar. Bakınız bu da bir detaydır, Türk restoranlarında, Türkçe konuştuğumuzu duyan ve kendi aralarında Türkçe konuşan garsonlar dahi siparişimizi alırken İngilizce konuşuyorlar. Bu biraz, "çok da samimi olmayalım" demekmiş gibi geliyor bize. Bu konuda yanlış düşünüyor da olabilirim tabii...

Sonuç olarak, kebap restoranı dediğimiz şey Melbourne için "Niche" sayılabilecek bir piyasa. Bu yazımızda özlediğimiz ve ulaşamadığımız tatlarımıza sanal bir yolculuk yapalım istedik. Ulaşılabilirlik zannediyoruz ki işin kilit noktası, Türkiye'de evimizin dibindeki kokoreççiye ayda yılda bir giderken, 12.500 km öteden kokusu burnumuzda tüter oluyor. Türkiye'deyken iki-üç haftada bir yediğimiz milli yiyeceğimiz döner için bir yıl bekleyecek olmanın getirdiği mahzunluk da var.

Melbourne'de neler yenir neler güzeldir diye soracak olursanız, inanın ki burası bir yemek cumhuriyeti. Uzak Doğu, Tai, İtalyan, Hint, Avrupa, deniz-kara-hava ne ararsanız var. Başka bir yazımızda, Melbourne'de yediğimiz ve beğendiğimiz, dünya mutfağından belli başlı yemekleri de tanıtacağız. Buranın Türkiye'den en temel farkı, kırmızı etin çok kaliteli ve ucuz olması. Sıradan bir tavada hunharca pişirdiğiniz et dahi ağzınızda eriyor, yumuşacık oluyor. Bu güzelim kaynaklara rağmen, Türk restoranlarının damaklara hitap etmekten bu kadar uzak olmasının zannediyoruz ki tek bir açıklaması var, o da özensizlik.

Sizlere veda ederken, yemeğin güzeli her nerede pişiriliyor ve pişirtiliyorsa, o yemeği yiyenlere afiyet olsun diyoruz.

Yazılarımızı beğeniyorsanız ve bizi daha fazla yazmak için motive etmek istiyorsanız lütfen yorum yapmayı ve paylaşmayı ihmal etmeyiniz :) İlginiz ve zamanınız için teşekkürler...