BAŞTA BİR TOZ VE GAZ BULUTUYDU


26.04.2017

Herkese merhaba! Avustralya maceramızdan ve attığımız adımlardan blog bölümünde bahsetmek istedik.

Gerek vizeyi aldıktan sonra gerek almaya çalıştığımız süreçte, neden Avustralya sorusu ile çok fazla meşgul olduk. İnsanlar, "neden Avrupa'ya gitmiyorsunuz Avustralya çok uzak" ya da "Dubai'de çok para kazanılıyor oraya gidin" şeklinde müthiş önerilerde bulunuyorlarsa da Avustralya hedefimizden bizi geri döndüremediler. Aslında Avustralya'yı seçme sebebimiz Avustralya'nın bize her yerden daha uygun olmasıydı. Yani yakışıyorduk ve göçmenlik insanın kendine yakışana gitmesiydi. Bir kere doğası güzeldi, güneşli gün sayısı çoktu, halkın göçmenlere bakış açısı iyiydi, kalıcı oturma vizesi almak kolaydı vs. derken kararımızı çoktan vermiş; vize almak için çalışmalara başlamıştık.

Vize almaya karar verdikten sonra, internette araştırmalara başladık; neydi bu puanlar, denklikler, belgeler... Uzun süre bilgi denizinin dalgalarıyla boğuştuk ve sonunda yok biz bu işi elimize yüzümüze bulaştıracağız galiba diyerek bir danışmana başvuralım dedik. Aslında en temel sorumuz meslek denkliğini nasıl alacağımızdı. Danışman kapılarında kuzu kuzu sıraya girdik; kişisel rapor denilen, daha önce internette okuduğumuz şeylerin kopyala-yapıştır yöntemi ile alt alta dizildiği alelade bir Word dokümanına 300 tl bayıldık. Meslek denkliği, vize başvurusu gibi süreçlerin ücretlerini görünce de (10 bin küsur TL’lerden bahsediyoruz) yok artık anlamına gelen başka bir güzide deyişimizi kullandık.

Her neyse, 300 TL'yi vermenin dayanılmaz hafifliği ile danışmanla ilerlemenin ruh sağlımıza iyi gelmeyeceğini ve ekonomik durumumuza uygun olmadığını tespit ettik. Kendi kişisel araştırmamızı yapmaya başladık. Burada önemli bir alt başlık açmak gerekiyor. Avustralya'da çalışmakta olan bir okul arkadaşım, bizim almayı hedeflediğimiz vizeyi kısa süre önce almıştı. Birebir aynı başvuruyu yapacak, aynı kurumdan denklik alacaktık. Zaten arkadaşım da danışmana gerek yok, ben size anlatırım ve yardımcı olurum demişti. Böylece danışmana hayatında başarılar dileyerek, kendi yolumuza gittik.

Meslek denkliği sürecinde ilk sancıları yaşadık. Eşimin hazırlaması gereken raporlar gerçekten fazla detaylıydı ve zavallıcık yorgun argın işten gelip saatlerini buna harcıyordu. Yine de fazla şikayetçi değildi çünkü rapor yazma işini sadece amelelik olarak görüyordu. Biraz çaba biraz da odaklanma ile halledilecek bir işti. Böylece raporları bitirip, meslek denkliği başvurusunu yaptık. "Fast Track" hizmeti aldığımız için 2 hafta sonra eşim denkliği almıştı bile. Ben de yancısı olarak kendim denklik almış kadar sevinmiştim. Birkaç gün, takımı şampiyon alan bir antrenör edasıyla omuzlarım dik sırtım pek gezdiğim söylenebilir. Ama her güzel şeyin bir sonu vardı ve bölüm sonu canavarı ile yüzleşmek gerekiyordu.

Başvuru yapabilecek puana erişebilmemiz için eşimin İngilizceden superior skorlar alması gerekiyordu. IELTS'e bir kere girmiş, ortalama 7 almış ve benlik bir şey yoksa ben çıkıyorum edasıyla kenara çekilmiştim. Eşim ise sınav maratonuna tavşan atlet misali giriş yapmış IELTS'ten ortalama 8.5 almıştı. Gel gelelim speaking'ten 7.5 almış ve superior'lık tacını takamamıştı. Ve böylece sempatiklikten ve insanlıktan oldukça uzak olan bir çağa; sınav hazırlık çağına girmiştik. Bir nevi ergenlik çağı gibi düşünülebilir. İnişler-çıkışlar, yükselen sesler, zorlama-zorlanma, hayal kırıklıkları, depresyon ve niceleri ile geçen aylar...

Sınav yelpazemizi sadece IELTS'le de sınırlamıyorduk, ekmek çıkar mı acaba diye PTE, TOEFL ne varsa saldırdık. Hani 1 soruyla Boğaziçi Üniversitesi'ni kaçırdığını iddia eden o çocuk vardır ya; artık o arkadaşın gerçekten doğru söylüyor olabileceğini düşünüyorduk. Çünkü PTE sınavına girip, 1 puanla superior skoru kaçırmıştık. Cümleleri çoğul kuruyorum çünkü hakikaten bir takım hâlini almıştık. Motivasyon sağlama, kaynak bulma, soruları sorma, konuları araştırma işleri bendeydi. Kendi yapamayan öğretir misali, İngilizcesi benden kat be kat iyi olan bir adama ders vermeye çalışıyordum. Böylece bir gün ansızın, şans bize güldü ve eşim PTE'den bütün alanlar 79 üzeri olacak şekilde sonuç aldı. Hemen o gün vize başvurumuzu yaptık ve davetiye için beklemeye başladık.

Rounding’e yani çekilişe 3 gün vardı ama bize bu kadar çabuk davetiye gelmez herhâlde demiştik. Yanlış düşünmüşüz. Tak diye davetiyeyi aldık. Sevinmekle, işler ciddiye bindiği için telaşlanmak arasında garip bir ruh hâline büründük. Daha öncesinde bir hayalin peşinde platonik takılıyorduk ve sanal dünyamızda güvendeydik. Ancak iş gerçeğe dönünce bizde hafiften bir hareketlenme olmuş, alnımızda minik bir ter damlası ışıldamıştı. Belgedir, sağlık raporudur, noterdir bütün işler sırasıyla halloldukça; astral seyahate çıkmış gibi kendi bedenimizi dışarıdan izler hâle gelmiştik.

Resmen vize başvurumuz bitmişti ve geriye sadece sonucu almak kalmıştı. Sonucu ne kadar erken alırsak, ülkeden ayrılma zamanımız da o kadar erkene çekilmiş olacaktı. Genelde sonuç almanın 2-3 ay sürdüğü söyleniliyorsa da biz yaklaşık 1 ayda aldık. Tabii ki gitmek istiyorduk, Avustralya ile ilgili görüşlerimiz değişmemişti ama yurdumuzu, ailemizi, arkadaşlarımızı terk etmek sandığımız kadar "cool" olmayabilirdi. Bütün eşyalarımızı satıyor, dağıtıyorduk. Bir yandan hafiflemek gibiydi eşyalardan kurtulmak; bir yandan da geçmişimizi silmek gibi. Özellikle arabamızı satarken çok duygulandık; kendisi mütevazi bir şehir aracıydı ve biz ona kendi taktığımız isim ile hitap ediyor, onu ailemizin bir parçası olarak görüyorduk. Bizim gözümüzde o bir arabadan çok, karakterli ve sevimli bir evcil hayvandı. Onu satın alan kişinin ona iyi bakacağını düşünerek içimizi rahatlatıyorduk.

Önceden kendimizi serinkanlı ve sakin insanlar olarak tanımlarken; vedalaşma sürecinde hayatımız duygusal halı yıkama reklamına benzemeye başlamıştı. Yer yer saçmalıyor, yer yer duygu durum bozuklukları yaşıyorduk. Ben özellikle çok hassaslaşmıştım ve garip tepkiler veriyordum. Hatta varoluşsal sorgulamalara girmeye başlamıştım; biz ne yapıyoruz, bu insanlar kim, ben kimim vs... Ne sevgimi gösterebiliyordum ne de üzüntümü yaşayabiliyordum. Tam anlamıyla sinirlerim bozulmuştu. Bunun bir yansıması olacak ki uçağımıza 2 gün kala soğuk algınlığıyla farenjit arasında bir hastalığa yakalandım ve tüm uçak yolculuğum işkenceye döndü. Ailemle vedalaşırken de hiç beklemediğim bir şekilde uzun süre ağladım. Bu hem yaptıkları fedakarlıklara duyulan bir minnetin yansımasıydı hem de onları bırakıp gitmenin getirdiği bir utancı içinde barındırıyordu. Bu konuda daha fazla detaya inebilirim ancak can sıkıcı bir hâl alabileceği için burada noktalıyorum.

Gelecek yazımda yanımıza aldığımız eşyalardan, uçak yolculuğundan, gümrükte nelere dikkat ettiklerinden ve ilk etapta nerede kaldığımızdan bahsedeceğim.

Umarım okurken sıkılmamışsınızdır. Görüşmek üzere...